Akran zorbalığı bazen bir sözle, bazen bir bakışla, bazen de bir çocuğun kendini yalnız hissetmesine neden olan tekrar eden davranışlarla ortaya çıkar. Özellikle fiziksel farklılıklar, çocuklar ve gençler arasında acımasızca bir alay konusu yapılabildiğinde, bu durum yalnızca dış görünüşle ilgili değil; çocuğun özgüveni, aidiyet duygusu ve kendilik algısıyla da ilgili derin izler bırakabilir.

Bu yazıda, lise birinci sınıfa giden Pınar’ın vitiligo ile başlayan ve akran zorbalığıyla derinleşen gerçek yaşam deneyimine yer veriyoruz. Pınar’ın hikâyesi, yalnızca zorbalığın ne kadar yaralayıcı olabileceğini değil; kabulün, aile desteğinin, arkadaşlığın ve içsel gücün nasıl iyileştirici bir kaynak olabileceğini de gösteriyor.

Şimdi sizi Pınar’ın kendi kaleminden hazırlanmış olan öyküsüyle baş başa bırakıyoruz:

Pınar’ın Öyküsü

Sıradan bir gün, sıradan bir sabah…

Her zamanki gibi sabahın erken saatlerinde okula gidiyorum ve hislerimi saklamaya çalışıyorum. Üzüntümü, kırgınlığımı, içimde büyüyen o sessiz yorgunluğu…

Ben Pınar. Vitiligo ile yaşayan biriyim.

“Vitiligo nedir?” diye soracak olursanız; vücudun bazı bölgelerinde renk pigmentlerinin azalması ya da yok olması sonucu ciltte beyaz alanların oluşmasıdır. Yani bedeninizin bazı yerleri diğer bölgelerinden farklı renkte görünür. Ben beyaz tenli olmama rağmen vitiligom arttıkça, vitiligo olmayan bölgelerde hafif bronzlaşmalar oluştu ve bu fark daha belirgin hâle geldi.

Şimdi, vitiligomu ilk fark ettiğim zamana gidelim.

İlkokul dördüncü sınıftaydım. Elimin üzerindeki tek tük beyazlıkların farkındaydım ama bunu pek önemsemiyordum. O kadar azdı ki, bebeklikten kalan yara izleri sanıyordum. Annemlere söylemedim. Aslında söylemeyi düşünemedim bile. Çünkü o zaman bilmiyordum; yara izi sandığım o küçük beyazlıkların hayatımı bu kadar etkileyeceğini…

Bir gün annemle otururken, annem elimdeki beyazlıkları fark etti. Şaşırdı ve ne olduğunu anlamaya çalıştı. Ben de onun telaşından biraz korkarak:

“Anne, bu izlerden ayağımda da var,” dedim.

Tesadüf bu ya, babam da o gün hastanedeydi. Annem elimin fotoğrafını çekip babama gönderdi. “Pınar’ın elinde ve ayağında böyle beyazlıklar var. Bu ne olabilir? Doktora göstermeli miyiz?” diye sormasını istedi.

Babam eve geldiğinde, bu izleri bir dermatoloji doktoruna göstermemiz gerektiğini söyledi.

Doktora gittiğimizde benden kan tahlili istediler. Daha önce hiç kan tahlili yaptırmamıştım. Biraz korkulu, biraz da heyecanlıydım. Kan alma odasına gittiğimizde annem bana ne yapılacağını anlattı. Biraz acıyabileceğini ama sonra geçeceğini söyleyerek beni rahatlattı.

Kanımı aldılar. Böylece ilk defa kan vermiş oldum. Üstelik hiç ağlamamıştım.

Sonuçları alıp doktora gösterdiğimizde doktor şöyle dedi:

“Bu vitiligo. Bunun tedavisi yok. Ömrünün sonuna kadar böyle yaşamak zorunda.”

Eve döndüğümüzde vitiligoyu araştırdık. O zaman öğrendiklerimiz beni çok üzmemişti çünkü lekelerim çok azdı. Dikkatli bakılmadığında neredeyse belli olmuyordu.

Keşke hep öyle kalsaydı…

Vitiligom zamanla yayılmaya başladı. Yüzüme, ellerime, ayaklarıma…

Sınıfta herkesle konuşan, arkadaş canlısı bir çocukken, sırf vitiligom çoğaldı diye zamanla arkadaşsız kalmaya başladım. Bu hastalık yüzünden o kadar çok zorbalığa uğradım ki… O kadar kalbim kırıldı ki… Hâlâ bu satırları yazarken içim burkuluyor.

Bana “lekeli” dediler.
“Kirli” dediler.
“Git banyo yap, lekelerini temizle” dediler.
“Zebra” dediler.
Ve daha hatırlamak istemediğim birçok şey…

O dönem Covid-19 zamanıydı. Aileme bir şey olacak korkusu ve öğretmenimden ayrılacağım üzüntüsüyle kendimi çok yıpratmıştım. Bu süreçte vitiligom daha da arttı. Artık neredeyse tüm vücuduma yayılmıştı.

Babamın Bursa’daki eczacı bir arkadaşı, bitkisel bir tedaviyle geçebileceğini söyledi. Yaz tatilinin başında Bursa’ya gittik. Orada bize “güneş tedavisi” olarak anlatılan bir yöntemden bahsedildi.

Tedavi şöyle ilerliyordu: Güneşin en sıcak olduğu saatte, saat 12.00’de, tüm vücuduma kremler sürülecek ve bir saat boyunca güneşte kalacaktım.

Tedaviye başladık. Aslında güneşte kalmak değil, sürülen yağlar beni çok yoruyordu. Banyo yapıp rahatlamak istesem bile, akşam tekrar sürmem gerektiği için rahatlığım sadece birkaç saat sürüyordu. Bu tedaviyi yaklaşık bir yıl uyguladım.

Beşinci sınıfa geçtiğimde vitiligom uyguladığımız bu tedavi yüzünden daha da belirgin hâle gelmişti. Üstelik yeni bir okula başlayacaktım.

Kendi kendime, “Belki burada zorbalamazlar. Belki arkadaşlarım olur,” dedim.

Ama maalesef öyle olmadı.

Yine benimle dalga geçtiler. Yine zorbalığa uğradım. Okul koridorunda yürürken, kantinde, sınıfta… Herkesin bakışları sanki üzerimdeydi. Arkadaşlarım yine çok azdı. Sonra onlar da uzaklaştı.

Bir süre sonra tedaviyi bıraktık. Hastalığımı kendi hâline bıraktık.

Zamanla insanların söylediklerini daha az önemsemeye başladım. Zorbalıklar da zamanla yok denecek kadar azaldı.

Ama şunu söyleyebilirim: Ben hiçbir zaman vitiligomdan utanmadım. Onunla kavga etmedim. Onu kabul ettim. Evet, ben vitiligo ile yaşayan bir çocuktum. Bu benim elimde olan bir şey değildi. Ve ben onunla da bendim.

Yedinci sınıfın yaz tatilinde annem bir gün:

“Şansımızı tekrar deneyelim. Belki tıpta bir ilerleme olmuştur,” dedi.

Böylece beni tekrar doktora götürdü. Bu kez Kocaeli Şehir Hastanesine gittik.

Doktorun odasına girdiğimde ne diyeceğini tahmin ediyordum:

“Tedavisi yok, böyle kalacak.”

Ama beklediğim gibi olmadı.

Doktor, “Işın tedavisi diye bir tedavi var. İsterseniz ona başlayalım,” dedi.

O cümleyi duyduğumda, genelde kendini çok belli etmeyen kalbim deli gibi atmaya başladı.

Doktor tedaviyi anlattı. Bir kabine giriyorsunuz ve birkaç dakika boyunca güneş ışınlarının zararlı etkilerinden arındırılmış özel bir ışın alıyorsunuz. O gün tedaviye başladık.

İlk üç ay haftada üç kez, ikinci üç ay haftada iki kez, son üç ayda ise haftada bir kez hastaneye gittim.

Dokuz ayın sonunda tüm vitiligom geçmemişti ama azalmıştı. Buna şükrediyorum. En azından yüzümdeki lekeler büyük ölçüde geçmişti.

Şu an lisedeyim ve şimdiye kadar lisede zorbalığa uğramadım. İnsanların bunun bir dalga konusu olmadığını anlaması beni çok mutlu ediyor.

Kendimle gurur duyuyorum. Çünkü böyle bir süreçten büyük bir sabırla geçtim. Zorlandım, üzüldüm, kırıldım ama yine de kendimi bırakmadım.

Bu süreçte beni asla yalnız bırakmayan aileme, kuzenlerime ve arkadaşlarım Sevde’ye, Zehra’ya, Ceylin’e, Ecrin’e ve adını burada sayamadığım birçok arkadaşıma sonsuz teşekkür ediyorum.

İyi ki varlar.
Onları çok seviyorum.

Pınar, Mart 2026 

Pınar’ın Hikayesinden Kısa Çıkarım 

Bu hikâye bize şunu hatırlatıyor: Bir çocuğun bedeni, görünüşü, sesi, kilosu, hastalığı, kıyafeti ya da herhangi bir farklılığı alay konusu değildir. Her çocuk görülmeye, kabul edilmeye ve güvenli bir sosyal çevrede büyümeye ihtiyaç duyar.

Akran zorbalığı yalnızca “çocuklar arasında olur böyle şeyler” diyerek geçiştirilecek bir durum değildir. Zorbalık; çocuğun özsaygısını, okula aidiyetini, arkadaşlık ilişkilerini ve duygusal dayanıklılığını etkileyebilir.

Pınar’ın öyküsü, bize hem zorbalığın yaralayıcı etkisini hem de kabulün, aile desteğinin ve sağlıklı arkadaşlıkların iyileştirici gücünü gösteriyor.

Not: Bu yazıda geçen tıbbi süreçler kişisel bir deneyimi anlatmaktadır. Tanı ve tedavi süreçleri için mutlaka ilgili sağlık uzmanlarından destek alınmalıdır.