Âşık olan kişi, âşık olduğu kişiyi seçtiğini sanır. Oysa seçimin yapıldığı yer, ne aklın aydınlığı ne de iradenin sahnesidir. Aşk, seçilen değil; insanın içine düştüğü bir durumdur. “Düşmek” fiili tesadüf değildir — Türkçe gibi pek çok dil aşkı bir düşüş olarak kodlar, çünkü onu yaşayan kişi de bilir ki kararını veren o değildir.

Peki karar nerede verilir? Âşık olan kim ya da nedir? Ve âşıklığın büyüsü çözüldüğünde geriye ne kalır?

Aşk Neye Yönelir?

Freud'un Oedipus ve Jung'un Electra kompleksleri çizgisinden bakıldığında bu yönelim karşı cinse kurulur. Ne var ki modern psikanalizin — özellikle nesne ilişkileri kuramının (object relations theory / nesne ilişkileri kuramı) — gösterdiği üzere ilk nesne biyolojik cinsiyet değil, bakım işlevidir. Bebek annenin “kadınlığına” değil, onun taşıyıcı, besleyici, ayna olan işlevine bağlanır. W. Ronald D. Fairbairn'in çığır açan tezi tam buradadır: libido haz arayan değil, nesne arayan bir kuvvettir (libido is object-seeking, not pleasure-seeking). Bu yüzden aşk da mutlak olarak karşı cinse değil, öznede eksik kalanı taşıyan nesneye yönelir.

Bu yönelim iki ayrı vektörle işler:

Yansıtan nesne (narsisistik teyit): Özneyi gören, tanıyan, “sen varsın ve değerlisin” diyen ötekidir. Freud'un narsisistik nesne seçimi (narzisstische Objektwahl) dediği; Heinz Kohut'un öz-nesne (selfobject) kavramında, Donald Winnicott'un “tutma” (holding) ve ayna işlevinde (mirror role) derinleşen yapı. Winnicott'un meşhur cümlesini hatırlayalım: “Bebek annenin yüzüne bakar ve kendini görür.” Yansıtan öteki, özneye kendini geri verir.

Tamamlayan nesne (eksiği taşıyan): Öznede olmayanı kendinde taşıyan ve sunan ötekidir. Freud'un dayanak nesne seçimi (Anlehnungstypus) dediği yapı. Carl Gustav Jung bu dinamiği başka bir dilden okur: özne bilinçdışında bastırılmış, gelişmemiş yanını — erkek özne için anima, kadın özne için animus — ötekinde taşınır halde bulur. Burada öteki, özneye kendinde bulunmayanı taşır.

Aşk, bu iki vektörün aynı nesnede üst üste düştüğü ender andır. Tam da bu üst üste düşüş, onu hem nadir hem sarsıcı kılar.

Süreç Nerede İşler?

Bu yönelim bilinçli onaylama düzeyinde değil, bilinçdışı yansıtma düzeyinde işler. Melanie Klein'ın yansıtmalı özdeşim (projective identification / yansıtmalı özdeşim) kavramı bu sürecin daha yoğun biçimlerini adlandırır: özne kendinde taşıyamadığını ötekine yerleştirir; öteki çoğu zaman bu yerleştirilen duyguyu fiilen taşımaya başlar ve özne ötekinde gördüğüne yönelir. Jung ise bu karşılıklı bilinçdışı alışverişe participation mystique der — iki bilinçdışının birbirine değdiği, sınırların geçirgenleştiği hal.

Özne karşısındakini “uygundur” diye seçmez; onu zaten seçmiş halde bulur kendini. Bilinçli akıl ancak sonradan, olmuş bitmiş bir şeye gerekçe üretmek için devreye girer. Bu yüzden âşık olan kişi neden âşık olduğunu açıklarken hep yetersiz kalır; çünkü süreci yöneten merci, açıklayan merci değildir.

Cinsiyet meselesi de burada anlam kazanır. Bilinçdışında — Freud'un kendi koyduğu üzere — temel yapı biseksüeldir. Bilinç düzeyinde cinsiyetlenmiş görünen yönelim, bilinçdışında nesnenin işlevine yöneliktir; cinsiyet bu işlevin taşıyıcısıdır, kendisi değil.

Bunu özetleyen bir cümle kurabiliriz:

İnsan, aynı anda hem kendini yansıtan hem de kendini tamamlayan nesneyle karşılaştığında ona âşık olur — ve bu, bilinçdışı düzeyde gerçekleşir.

Âşık Olan Kim?

Burada kritik bir ayrım gerekir. Âşık olan id (Es) değildir; âşık olan, kendini id'den ibaret sanan — yani id ile özdeşleşen — ego'dur.

Çünkü id saf bir dürtü ekonomisidir; nesneyi tikelleştirmez, ikame edilebilir araçlar olarak görür. Oysa âşık olmanın tanımı tam tersidir: “Bu nesne ikame edilemez.” Demek ki âşıklığı deneyimleyen id değil, id'in basıncını kendi iradesi sanan ego'dur. Freud'un Ben ve İd'deki (1923) ünlü imgesiyle: ego, atın üstündeki binicidir; ama binici çoğu zaman atın gitmek istediği yere gitmek zorunda kalır ve dahası, kendi iradesiyle oraya gittiğini sanır.

Aşk tam olarak bu andır: id'in nesneye yatırımı (yansıtma + tamamlama vektörlerinin üst üste düşmesi) ego tarafından “ben âşık oldum” diye deneyimlenir. Bu yüzden âşık olan kişi “elimde değil” der — çünkü gerçekten de elinde değildir; el id'dedir, ama o eli kendi eli sanmaktadır.

Neden Biter?

Eğer aşk ego'nun gerçek bir nesne seçimi olsaydı, bitmezdi; dönüşürdü. Çünkü ego'nun tanıdığı bir nesne kayıp bile olsa içselleştirilir, yas tutulur, anısı taşınır (Freud'un Yas ve Melankoli çerçevesi). Oysa âşıklık çoğu zaman iz bırakmadan biter — hatta âşık olunan kişi sonradan “ne görmüşüm bunda” denilen kişiye dönüşür.

Bu, yatırımın nesneye değil, nesnenin taşıdığı işleve yapıldığının en güçlü göstergesidir. İşlev tükenince ya da başka bir nesneye kayınca, aşk da biter. Yani: âşıklığın bitebilir olması, başlangıcının id'sel olduğunun geriye dönük en güçlü göstergesidir.

Burada Jacques Lacan'a kulak vermek gerekir. Lacan, arzunun (désir) yapısal olarak eksik (manque) üzerine kurulduğunu söyler. Arzu bir nesneye yönelir görünür, ama aslında nesneyi elde etmek istemez — çünkü elde etmek arzunun kendisini söndürür. Arzunun gerçek “nesnesi” objet petit a'dır: ulaşılmaz olan, hep kayan, hep eksik kalan. Nesneye ulaşıldığında fantazi (fantasme / fantazi) çatlar; çünkü gerçek nesne, fantazideki yeri taşıyamaz.

Bir adım daha: arzu öleceğini bilmediği için ulaşmaya çalışır ve ulaşır. Bilseydi yapısı çökerdi. Bu bilmeme hali, id'in akıl değil dürtü olduğunun en açık göstergesidir. Dürtü kör bir basınçtır (Drang) — düşünmez, hesaplamaz, sonucunu öngörmez; sadece iter. Aşk bu kör itişin ego'da deneyimlenen halidir.

Aşkta Üç Unsur

Buraya kadar kurduğumuz yapıyı toplarsak, aşkta üç unsur var:

1. Tamamlayan: Öznede olmayanı kendinde taşıyan ve sunan kapasite.

2. Yansıtan: Öznenin eksiğini bile yargısız taşıyan, ona ayna olan kapasite. Şefkat (compassion / şefkat) tam buradadır — narsisistik aynadan farkı, yargısız olmasıdır. Yalnız iyiyi değil, eksiği bile geri verir. John Bowlby'nin bağlanma kuramında (attachment theory / bağlanma kuramı) bu işleve güvenli liman (safe haven) denir: özne sıkıştığında geri dönebileceği, olduğu gibi kabul edileceği yer.

3. Muhtaç olan: Kendinde olanı tek başına taşıyamayan, ötekinin taşımasına ve aynasına muhtaç olan özne.

Bu üçüncü unsur özel bir dikkat ister. “Kendinde olana muhtaç olmak” mantıksal bir paradoks gibi durur — kendinde olana neden muhtaç olunsun? Çünkü bu muhtaçlık bilgi düzleminde değil, fantastik inanç düzleminde işler. Özne, kendi içindeki tanınmamış olana ötekinde sahip olduğuna inanır; bu inanç kanıta direnir, gerçeklikle çatışınca çöker. Aşk epistemolojik olarak bilgi değil inançtır; ontolojik olarak gerçek değil fantazidir; fenomenolojik olarak seçim değil muhtaçlıktır.

Peki Tüm Bunların Arkasında Ne Var?

Arthur Schopenhauer, Aşkın Metafiziği'nde (Metaphysik der Geschlechtsliebe, 1844) çarpıcı bir tez koyar: âşık olan birey değildir; âşık olan, türün yaşama istemidir (Wille zum Leben). Birey “ben bunu istiyorum” der; oysa onu isteten kendi iradesi değil, kendisi aracılığıyla varlığını sürdürmek isteyen türün iradesidir. Schopenhauer'ın sözüyle: “Aşkta, türün dehası bireyin başına oyun oynar.”

Modern dile çevirirsek: tür iradesi olarak içgüdü. Schopenhauer'ın metafizik sezgisini, Freud'un dürtü kuramı (Trieb / dürtü) ve çağdaş evrimsel psikoloji biyolojik dilde tekrarlar. Tür, bireyi zorlamazbüyüler. Çünkü zorlama direnç doğurur, büyüleme rıza üretir. Bu yüzden aşk ve cinsellik haz olarak kodlanmıştır: birey kendi türsel görevini yerine getirirken kendi bireysel mutluluğunun peşinde olduğunu sandığı için itiraz etmez, koşarak gider.

Vaat hiçbir zaman tam olarak tutulmaz — ama tür amacına ulaşır.

Bunu söylemek insanı bu mekanizmaya indirgemek anlamına gelmez. İnsan bu dürtüsel basıncı elbette hisseder ve ona yönelir; ama aynı zamanda onu yeniden düzenleyebilecek duygusal ve bilişsel kapasiteleri de geliştirebilir. Tür kendi yolunu çizer; birey, o yolun üstünden kendi anlam, bağ ve dönüşüm hikâyesini yazabilir. Aşkın biyolojik kökeni, onu yalnızca biyolojiyle açıklamamızı gerektirmez — aksine, insanı insan kılan tam da bu kökeni dönüştürebilme kapasitesidir.

Fantazinin Çatlamasından Sonra: İlişkinin Dört Yapısal Yolu

Fantazi bir biçimde çatladıktan sonra ne olur? Bu çatlak çoğu zaman cinsellikle gelir; ama bazen gündelik yaşamın, ekonomik basınçların, çocuğun, hastalığın, çatışmanın ya da sıradanlığın getirdiği aşınmayla da kendini gösterir. Çatlak hangi yolla gelirse gelsin, ilişki o eşikten itibaren dört yapısal yoldan birine girer. Bunları iyi ya da kötü diye değil, doğaları gereği farklı diye okumak gerekir.

Yolu belirleyen üç ihtiyaç eksenidir:

  • Biyolojik ihtiyaçlar: cinsellik, beden teması, güvenli yakınlık, ritm uyumu.
  • Duygusal ihtiyaçlar: tanınma, kabul, ait olma, güvenli liman ve güvenli üs (Bowlby).
  • Rasyonel ihtiyaçlar: ortak proje, değer uyumu, hedef paylaşımı, zihinsel rezonans.

Birinci yol — sevgiye dönüşme: Üç eksende karşılanma yeterli düzeydeyse, âşıklık (Verliebtheit) yapısı dönüşür, olgun sevgiye (Liebe) evrilir. Burada Margaret Mahler'in ayrılma-bireyleşme (separation-individuation / ayrılma-bireyleşme) kuramı işler: iki taraf birleşme yanılsamasından çıkıp birbirini ayrı özneler olarak tanıyabilirse, bağ derinleşir. Wilfred Bion'un kapsama (containment / kapsama) kavramı buraya denk düşer — taraflar birbirinin işlenmemiş duygularını taşıyabildiği ölçüde ilişki büyür.

İkinci yol — erken bitiş: İhtiyaçlar yeterince karşılanmıyorsa, fantazi çatlağı sevgiye dönüşmeden yarayı kapatır. Yatırım çekilir, taraflar yabancılaşır. Bu çoğu zaman ne bir başarısızlıktır ne bir kayıp — basitçe, yansıtılan ile gerçek olanın uyuşmadığı bir karşılaşmanın doğal sonudur.

Üçüncü yol — zorunlulukla sürme: Tür amacı (çocuk), ekonomik koşullar, sosyal baskı, alışkanlık ya da yalnızlık korkusu ilişkiyi taşır. Schopenhauer'ın sezdiği gibi tür açısından amaç çoktan gerçekleşmiştir; geriye kalan, çerçevenin devamıdır. İçeride duygusal ya da rasyonel besleme zayıflasa bile yapı durur.

Dördüncü yol — emekle sürdürme: İki taraf da fantazinin çöktüğünü görür ama yine de birlikte kalmayı seçer ve bu seçim için çalışır. Bu, âşıklığın değil sevginin yoludur — ve apayrı bir kapasite gerektirir.

Sevgiyi Besleyen: Fromm'un Çerçevesi

Erich Fromm, Sevme Sanatı'nda (Die Kunst des Liebens, 1956) belki de en kritik tezi koyar: sevgi bir duygu değil, bir sanattır. Yani öğrenilebilir, geliştirilebilir, emek isteyen bir pratiktir. Âşık düşmek (to fall in love) pasif bir olaydır; sevmek (to stand in love) etkin bir duruştur. Fromm'a göre olgun sevgi, “kişinin kendi bütünlüğünü ve bireyselliğini koruduğu bir birleşmedir.” Erimeden, yutmadan, yutulmadan birlikte olmak.

Fromm bu olgun sevginin dört yapısal unsuru olduğunu söyler:

  • Bakım (care / özen): Ötekinin yaşamına ve büyümesine etkin ilgi göstermek.
  • Sorumluluk (responsibility / sorumluluk): Ötekinin ihtiyaçlarına yanıt verebilir olmak (kelime kökü zaten response-ability).
  • Saygı (respect / saygı): Ötekini olduğu gibi görmek, kendi imgemize göre şekillendirmeye çalışmamak. Latincesi respicere, “gerçekten bakmak” demektir.
  • Bilgi (knowledge / bilgi): Ötekini yüzeysel olarak değil derinden tanımaya çabalamak.

Bu dörtlü, ilişkide günlük olarak şu kapasiteler aracılığıyla ete kemiğe bürünür:

  • İletişim: ötekini duyabilmek — Fromm'un bilgisinin pratik halidir.
  • Nezaket: ötekine değer verebilmeksaygının günlük dile dökülmüş hali.
  • Empati: ötekinin halini içeriden anlayabilmeksorumluluğun duygusal zemini.
  • Özenli ilgi (attentive presence / özenli mevcudiyet): ötekinin varlığına yönelmiş dikkatli mevcudiyet — bakımın bedenleşmiş hali.

Dördünün ortak özü tek bir şeydir: ötekini bir fantazi taşıyıcısı olarak değil, kendi başına var olan bir özne olarak tanımak. Martin Buber'in “Ben-Sen” (Ich-Du) ilişkisi, Emmanuel Levinas'ın “ötekinin yüzü” (le visage d'autrui), modern ilişkisel psikanalizin “karşılıklı tanıma” (mutual recognition — Jessica Benjamin) kavramı aynı yere işaret eder: ötekini araç olarak değil yüz olarak görmek.

İşte âşıklığın sevgiye dönüşmesi tam bu yerde gerçekleşir: fantazi taşıyıcı olan ötekinin yerine, gerçek özne olan öteki konmaya başlandığında. Bu kendiliğinden olmaz; emek ister. Çünkü id öğrenmez, ego öğrenir.

Aşkın Kimyası

Şimdi başlığa dönebiliriz. Aşkın kimyası, romantik bir metafor değil, neredeyse birebir betimlemedir. Dört katman üst üste işler:

  • Biyolojik katman (Schopenhauer + içgüdü): Tür kendini sürdürmek için bizi büyüler.
  • Psikodinamik katman (Freud + Klein + Jung + id): Eksiği taşıyan ve yansıtan nesneye bilinçdışı düzeyde yöneliriz.
  • Yapısal katman (Lacan + fantazi): Arzu fantazi tarafından çerçevelenir; ulaşıldığında çatlar.
  • İlişkisel katman (Bowlby + Winnicott + Fromm + bakım): Çatladıktan sonra ne kalacağını, dört kapasitenin gelişip gelişmediği belirler.

Birey âşık olduğunu sanır. Oysa âşık olan birey değil, onun aracılığıyla kendini sürdüren yaşamın kendisidir. Bu yüzden aşk kör, yoğun ve geçicidir. Ama sonrasında kalan, artık türün değil bireyin eseridir — ve onu hangi yoldan taşıyacağı, üç ihtiyaç ekseni ile dört kapasitenin işleyişine bağlıdır.

Sizce?

Tüm bunlar aşkı küçültür mü? Bence tam tersi. Aşkı bilmek, onu yaşamamak anlamına gelmez. Aksine: onu olduğu gibi tanıyarak yaşamak, hem yaşamı zenginleştirir hem de yaşandıktan sonra kalanı korumayı mümkün kılar.

Çünkü aşk (Verliebtheit) ile sevgi (Liebe) arasındaki klasik ayrım tam buradadır: âşıklık, id'in ego'yu ele geçirdiği geçici durumdur; sevgi, ego'nun id'i tanıyıp dönüştürdüğü kalıcı yapıdır. Âşıklık sarhoş eder, sevgi ayık tutar. Âşıklık vaat eder, sevgi taşır. Âşıklık geçici bir kilitlenmedir; sevgi, harekete geçmeden önce durup bakmaktır. Yine de ikisine de ihtiyacımız vardır: âşıklık bağı başlatır, sevgi onu sürdürür ve büyütür.

Şimdi siz kendinize sorun:

  • Geçmişte âşık olduğunuz kişilerde gerçekten onları mı sevdiniz, yoksa onlarda kendinizde tanıyamadığınız bir şeyi mi?
  • Yansıtan mı eksikti, tamamlayan mı; yoksa muhtaçlığınızın inancı çoktan tükenmiş miydi?
  • Bittiğinde geriye ne kaldı — yas mı, yoksa şaşkınlık mı? Bu sorunun yanıtı, yaşadığınızın hangi katmanda kurulduğunu da söyler.
  • Şu an içinde olduğunuz bağ dört yoldan hangisindedir: sevgiye dönüşen mi, erken biten mi, zorunlulukla süren mi, emekle taşınan mı?
  • Fromm'un dört unsuru — bakım, sorumluluk, saygı, bilgi — ve bunların günlük karşılığı olan dört kapasite — iletişim, nezaket, empati, özenli ilgi — sizde ne kadar gelişmiş?
  • Ve son olarak: ötekinin yüzüne bakarken kimi görüyorsunuz — sizi tamamlamasını umduğunuz bir fantaziyi mi, yoksa kendi başına var olan, sizi aşan bir özneyi mi?

Aşkın ve ilişkinin kimyası karmaşıktır; ama anlamak, onu yaşama hakkımızı elimizden almaz. Sadece, yaşadıktan sonra kendimize daha az yabancılaşmamızı sağlar. Yaşam ihtiyaçlarımızı daha isabetli, özenli ve dengeli hale getirir; hem kendimize hem ötekine olan bakışımızı sadeleştirip berraklaştırır.

Dr. Abdurrahman Subaş

Eğitim ve Yönetim Bilimci